Az önce dışarıdan geldim. Çimen, yeşeren ağaç dalları ve tomurcukların kokusu havada görünmez bir duman gibi geziniyordu. Eve girip kitap okumaya başladığımda aynı kokunun gelip beni sarmaladığını fark ettim. Sonra baharın canlandırıcı ve diriltici etkisinin 2017’de kaybettiğim babam, ölmüş babalarımız ve diğer ölü tanıdıklarımız üzerinde bir etkisi olup olmadığını düşündüm. Bu etkinin gerçek olduğunu kurguladım, hoşuma gitti. Babamın canlandığı hayali ve ben; birlikte hoşuma gittik.

Mezarlıktayız. Babam üzerinde her zaman giydiği kıyafetleri ile mezardan çıkmış; üstünü silkeliyor. Siyah olmasına rağmen kullanılmaktan grileşmeye başlamış ceketindeki kuru toprakları ve kumları öylesine güzel temizliyor ki tek bir toz tanesi kalmıyor. Babam yine bıyıklı. –Bir keresinde onu tıraştan sonra bıyıksız görmüştüm de çok gülesim gelmişti ama babalara gülünmez.– Sonra yan tarafındaki mezardan babaannemin de çıkmış olduğunu görüyorum. Onun da üstü tertemiz, arkadaş siz az önce toprakta değil miydiniz? Beyaz bir başörtüsü var yine ve evet, yine dudağının üstündeki ben ile oynuyor. O da ne, 20 senedir toprak altında olan dedem de gri ceketi ile çıkmış. Gözleri halen masmavi ve kendi mezar taşına oturup dinleniyor. Belli ki onun geldiği yer daha uzak ya da gelmeden 5 dakika önceye kadar bile çalışıyordu her zamanki gibi. Sonra Melike geliyor gülümseyen suratıyla, Gökdeniz geliyor kendi başına yürüyerek, Melih geliyor. Çocukluğumun kocaman insanlarından Ayşe Teyze geliyor, Neşet Amca geliyor, Halit Amca geliyor, Kibariye Yenge geliyor, Samiye Yenge geliyor, Necmiye Yenge geliyor, Dütçeli Yenge geliyor… Kapıda başka bir mezarlıktan gelen amcam karşılıyor hepsini; üstünde polis üniforması…

Bütün şehir mezarlıkları, baharın gelişiyle sözleşmişler gibi hep birlikte şehre doğru yürüyorlar. Şehre yaklaştıkça bando ve mızıka sesleri duyuluyor. Coşkulu bir kalabalık, seferden dönen yakınlarını karşılayacakmışçasına ölülerini karşılıyor. Sarılmalar, koklaşmalar, ağlaşmalar…

Herkes kendi ölüsünü 3 aylığına dünyada misafir ediyor. Ölüler, gönüller kırılmasın diye bahar gelmeden önce hangi evde kaç gün kalacaklarını bir deftere işliyorlar. O deftere riayetten şaşmıyorlar asla. Mesela babam, benim evimde 2 hafta kalıyor çünkü 3 kardeşim ve kendi kardeşleri, arkadaşları var. Onlar da misafir etmek istiyorlar ölüleri. Aslında Ölü Baharı’nda hiçbir ev ölüsüz kalmıyor.

Ölüler, ölücüllük özelliklerini bahar aylarında kaybediyorlar. Yani mesela diri gibi görünüyor, diri gibi hissediyor ve uçamıyorlar.

Bazı ölüler dünyaya dönmek istemiyor olsalar bile okuyamadıkları kitapları okumak, bir kedi sevmek, Boğaz’a bakmak ya da çiçek koklamak için dönüyorlar.

Sonra dünyada geçirilen 3 aylık süre dolunca birer birer geri dönüyorlar. Sanki onca şey yaşanmamış gibi, bardak bardak çay içilmemiş de hiç muhabbet edilmemiş gibi sabahlara kadar…

Bahar gelip de tabiat canlanmaya başladığı zaman babam ile babaannemi daha çok hatırlıyor ve özlüyorum. Ben İstanbul’da olduğum için onlar sanki Karasu’da yaşamaya devam ediyorlarmış gibi geliyor. Çiçek kokularının burnuma uğradığı o güzel vakitlerden birinde telefonum çalacak ve babam “Ben aramasam, hiç arayacağın yok” diye bıyık altından gülümseyerek bir sitem edecek gibi geliyor.

Babam ve babaannem sonbaharda öldüler, dedem kışta. Bizim aile tabiatın canlı olduğu anlarda ölmeyi pek sevmiyor sanırım.