Ellerimi avuç içlerim gökyüzüne bakacak şekilde uzattım. Bir kartpostal gibiydi şehir. Uzanmış annesinin kucağına uyuklar gibi sakindi. Akşamüstleri böyle olurdu. Güneş, bodrum katındaki evine elinde birkaç ekmekle inen güler yüzlü baba gibi inerdi gökyüzü merdivenlerini. Haydarpaşa Garı tüm yolcuları selamlayan dik başlı bir Alman Generali gibiydi.


İstanbul’u el üstünde tutar gibi bir halin var dedi. Sevindim. Ilımlı bir konuşmayı ateşlendirip sonra da hiçbir şey olmamış gibi ılıtacağını sanan bir adam duruyordu karşımda. Bak dedi bana önce. Hazırlanıyordu, az sonra kazanacağını sandığı bir zafere hazırlanır gibi… Boğazını temizledi ve içinden ne geçerse geçsin ıssız olan denize bakarak; ben de biliyorum İstanbul çok güzel bir şehir ama üzerime öylesine abanıyor ki duramıyorum, gitmem gerek dedi. O an ırmaklar durdu, tüm canlılar intihar etti, kâinatın akışı bozuldu. Gitmem gerek. Ayaz gibi, kupkuru bir gitmem gerek. Nasıl olduğunu anlamadan dudaklarımı araladım ve Ne duruyorsun git dedim. Oysa ben gitme diyecektim, beraber mücadele ederiz diyecektim. O kadar da zor değil diyecektim. Git dedim. Gözlerinde şaşkınlıkla karışık öfke kıvılcımları çakarak