Her şey çok değer verdiğim bir canlının hayatımdan ebediyen çıkmasıyla başladı. Hatırlarsanız daha önce de Casper isimli hamsterımı kaybetmiştim. Burada nasıl bir çöküş içinde olduğumu anlatmış  ve uzun bir süre de bu çöküşün içinde debelenip durmuştum. Ondan önce de (O zamanlar blogum yoktu) yine Yumas isimli bir köpeğim daha küçücükken; 3 aylıkken gözlerimin önünde can çekişerek vazgeçti yaşamaktan. Ölümlere alışık değilim, haksızlık gibi geliyor bana.

Dün de ölümlerden biri daha gelip çaldı kapımızı. Bir köpeğimiz vardı, kardeşimin peşine takılmıştı okuldan dönerken. O da almış eve getirmişti. Aşılarını yaptırmış ve oynamıştık onunla bazen bahçeye pislediği için kızmış, bazen elimizi acıtmadan ısırdığı için gülümsemiştik ailecek. Nitekim ne oldu, o da henüz 4 aylıkken aramızdan ayrıldı. İnancım iyice zayıfladı, kardeşim (henüz çocuk) annem ve ben oldukça fazla göz yaşı döktük dua ettik ama geri getirmedi. Bu durumda insan düşünmüyor değil: “Tanrı varsa neden (bizi siktir et) o minicik çocuğun 3 saat durmak bilmeyen gözyaşlarını görmedi?” Bilemiyorum bu inançsızlık belki de bir geçiş sürecinin ürünü ama Tanrı’yla aramda karmaşık bir bağ var. Ona inanıp inanmadığımı bilmiyorum. Evet İslamiyet’e uygun yaşamaya çalışıyorum ama karşılığı bu olmamalıydı. Üstelik iki köpeğimizin de tam alıştık dediğimiz anda aynı dönemlerde hayatımızdan can çekişe çekişe gitmesine izin vermemeliydi. Kanı vücudundan çekilirken çıkardığı iniltileri hak etmiyorduk biz. Hak yemedik, günah işlemedik, harama meydan vermedik ama sanırım Tanrı bizi unuttu.

Not: Kırıcı yorumlar yapmayın, acım taze.