Çocukken, (hepimiz bir zamanlar çocuk olan yetişkinleriz) pazularımı sıktığımda babamdan sonra en güçlü insan zannederdim kendimi. Tabi benden daha güçlü arkadaşlarım, akrabalarım falan da vardı ama pazularımı sıkınca işler değişirdi. Hatta en güçsüz çocuk bendim herhalde ama olsun, pazularım şişiyordu.

Sonra Power Rangers adlı dizi başladı. Yani “Güç Savaşçıları…Rafet Abi kırmızıydı… Diğer arkadaşlarım hangi renkli savaşçıyı seçmişti hatırlamıyorum ama ben siyahtım. Seçim ben orada yokken yapılmış ve boş kalan tek savaşçı kadrosu Siyah Ranger olarak bana düşmüştü.

Mahallede en iyi kaleci bendim çünkü iyi bir forvet değildim. Özellikle uzaktan gelen toplara öyle bir uçuyordum ki sanırsın panter. Sonra ortaokulda okulun takımına seçildim ama kaleci olarak değil. Ben artık okul takımının stoperiydim. Bir müsabaka sırasında skorboardun aleyhimize gösterdiği 15-0‘lık skordan sonra bu maceradan vazgeçtim.

Sonra lise zamanlarımız başladı. O zamanlar oturduğum yerde bildiğim kadarıyla sadece 1 binada asansör vardı. Asansör bizim için lüks bir ulaşım aracıydı ama ücretsiz bir ulaşım aracıydı. Bazen arkadaşlarla toplanıp o asansöre binmeye giderdik. Bu bizim için büyük eğlence kaynağıydı. Mutlu da olurduk hani. Binadaki ev sahiplerine de hiç yakalandığımızı hatırlamıyorum. Ha sonradan öğrendiğime göre o binada iki arkadaşım da oturuyormuş. İbneler, niye çağırmıyordunuz lan bizi asansöre binmeye!

Oysa şimdi 30’una merdiven dayamış bir koca çocuğum. Hoş siz de çocuksunuz birbirimizi kandırmayalım. Halen oyun oynamayı çok seviyorum. Aşağıdan 30 yaşındaki arkadaşlarım çağırsa, gel saklambaç oynayacağız dese koşa koşa inerim lakin yaşıtlarımın çocukları saklambaç oynayacak yaşa geldiler be. Yaş aldığım için üzülüyorum çünkü ben yaşlandıkça sevdiklerim birer birer ölecek. Ölmek, ne kötü kelime, yakışmıyor hiç bir dile. Mesela babamla kucaklaşamamak (ki babam kucaklayan biri değildir ama tarzı bu adamın, yoksa sever beni) annemin çocukça sevinçlerine şahit olup onun o tombik yanaklarını sıkamamak, babaannem ya da anneannemin kendilerine has konuşma dillerine şahitlik edememek ve o kokularını içime çekememek, halamın ve halalarımın üzerime titremelerini gizli bir gururla karşılayamamak, kardeşlerimi gerçekten bir kardeş gibi, karındaş gibi bilip dertlerimi dökememek, onlarla zaman geçirememek, 11 yıldır hayatımın baş köşesinde olan eşimin kokusunu bir daha duyamamak, köpeğim Patron ve memleketteki köpeğimiz Carlos başta olmak üzere hiç bir hayvana “İnsanlardan daha iyisiniz” diyememek ve onların sadece başlarının okşanması karşılığında verdikleri huzuru bulamamak, bunlar gibi bir çok örneğe artık kavuşamamak ölmenin getirdikleri… Dedem de mezar kazıcısıydı, onunla ilgili bir yazım da burada:  Dedem işsiz kalsın ama kimse ölmesin!   Şimdi kendimi ortalığı süpüren ve gözleri uykusuzluktan düşmüş bir dişi kedi gibi hissediyorum.  Öte yandan kediler güzel hayvanlar. Mezarlıklar da güzel yerler. İnanmayan adam bile huzur buluyor orada. Ölmek çam ağacı kokuyor bizim oralarda. Ya da çam ağaçları mezarlıklarda olduğu için o koku bana ölümü çağrıştırıyor.

Zaman bize bir oyun oynuyor olabilir, dahası oyun oynayan sadece zaman değil. Mezarlıklar, bazen kediler, mezar taşları da bu oyunun oyuncuları… İyi de oynuyorlar hani, ellerine su dökemem.

Geçenlerde Instagram’da dolanırken güzel (bana güzel geldi) bir fotoğrafa tanıklık ettim. Ahh_marla adlı hesabın sahibi arkadaşım (tanışmadık ama arkadaşlık vasfını ona yakıştırıyorum) bana bu yazıyı yazdıran bir fotoğraf paylaşmış. İşte burada:

 Ağaçların arkasına saklanan mezar taşları… 

 

Yazımı burada sonlandırırken size önereceğim bir kitap olduğunu belirtmek isterim. Onur Akyıl’ın “Dün Gece Çok Gençtim” adlı kitabını ben de en kısa zamanda edinmeyi planlıyorum. Planıma dahil olmak ister misiniz? Ya da kimbilir birileri belki ölümü biraz olsun unutmam için bu kitabı hediye etmek ister…