ABD Dışişleri eski Bakanı Henry Kissinger’ın bir sözü bu aralar sosyal ortamda oldukça fazla paylaşılmaya başladı. Belki bu paylaşıma siz de rast gelmişsinizdir:  “ABD neden kuvvetlidir bilir misiniz? Biz içimizdeki hainleri öldürürüz. Başka ülkelerdeki hainleri ise öldürmez, alır onları ülkelerinin en yüksek yerlerine oturturuz.” Başka ülkelerin kimleri haindir kimleri başa getirirler tartışmayacağım ama ABD’nin hain olarak nitelendirdiği kendi insanlarının dünyanın geri kalanında neredeyse kahraman olarak kabul edilmesi hiç şaşırtıcı değil!

Bu noktada akla gelen ilk isimlerden ikisi hiç kuşku yok ki Malcolm X ve Martin Luther King; ABD’nin iki siyah önderi. Dinleri birbirinden farklı olmasına karşın siyah olmalarının dışında ikisinin de buluştuğu ortak bir payda var: ABD çıkarlarına son derece karşıt fikirlere sahip olmalarının yanı sıra bu fikirleri takip eden milyonlarca insanı peşlerinden sürüklemeleri. Her ikisinin yaşamını incelediğimizde ABD politikalarına ne kadar ters demeçleri olduğu, emperyalizm karşıtı görüşleri olduğu ortada. Washington açısından “içimizdeki hainler” yaftasını almalarından daha doğal bir şey olabilir mi? Hani Kissinger “Biz içimizdeki hainleri öldürürüz” demiş ya, Malcolm X ile Martin Luther King’i buluşturan bir yön daha var: İkisinin de perde arkasında kimlerin olduğu belli olmayan suikastlere kurban gitmeleri ve bugüne kadar bu suikastların sır perdesinin kaldırılamamış olması.

“Benim bir hayalim var!” sözüyle zihinlere kazınan Amerika’nın eşitlik savunucusu Martin Luther King sadece siyahilerin değil tüm insanların bir arada barış içinde yaşayabileceğini kanıtlamıştır. Hiç bir ayrım yapılmadan bütün insanların eşit haklara sahip olması gerektiğini her fırsatta dile getiren King’in Amerikan Siyahi Harekti’nin öncüsü olması birçok siyahinin ve haklarına tecavüz edilen insanların gözünde kahraman olarak görülmesi de bu olaylar ile şekillenmeye başlamıştır.

O günün koşullarında beyaz ırkın siyah ırka karşı sosyolojik üstünlüğü söz konusuydu. Rosa Parks isimli siyahi bir kadının otobüste bir beyaz yer vermemesinin ardından tutuklanmasıyla gelişen süreçte siyahiler kısa sürede harekete geçmiş ve Montgomery Kalkınma Derneği’nin başına henüz 26 yaşında bir rahip olan Martin Luther King getirilmiştir. King, bu süreçte başarılı olmuş ve ardından da ABD’nin Vietnam’da yapılan savaş nedeniyle 1 milyondan fazla Vietnamlıyı öldürdüğü konusunda belirttiği düşünceleri ve göze batan özgürlükçü yapısı nedeniyle beyaz bir ırkçı olarak lanse edilen James Earl Ray tarafından ensesine isabet eden kurşunla öldürüldü. Yine de birçok insan King’in öldürülmesinde Ray’in sadece piyon olduğunu düşünüyorlar. Zira Washington yönetiminin en sıkıntılı dönemlerinden birinde, Vietnam Savaşı’nda, karşı fikirleriyle milyonları peşinden sürükleyen Martin Luther King, ABD derin devletinin canlı olarak görmek isteyeceği son kişilerin arasındaydı

Siyah hareketinin bir diğer lideri olan Malcolm X ise 19 Mayıs 1925’te doğar ve 21 Şubat 1968’de yine siyah olan üç kişinin silahlarından çıkan 16 kurşunla öldürüldü. Malcolm X, King’in aksine siyahların diğer ırklardan üstün olduğu fikrini savunuyor ve şiddetin savunma sebebiyle yapılmasını destekliyordu. Aynı zamanda iletişimin inceliklerini çok iyi bilen bir hatip olan Malcolm X’in ideolojileri yıllardır siyahi gençler arasında kabul ediliyor.

Malcolm X’in beyazlara karşı antipatisinin altında ise derin bir sebep yatıyor. Babası ırkçılar tarafından henüz Malcolm 6 yaşındayken öldürülüyor. Malcolm X ve ablası annesinin iyi bakamadığı gerekçesiyle bir aileye evlatlık veriliyor. Annesi ise bu durum karşısında psikolojisinin bozulması üzerine akıl hastanesine yatırılıyor. Yeni ailesi ile çok iyi anlaşan Malcolm, okuldan kendini attırmak amacıyla yaptıklarından dolayı ıslahevine gönderiliyor. Yetişkinliğe adım attığı sıralarda ablası Ella onu Boston’a davet ediyor. Çeşitli işlerden sonra zencilerin yoğunlukta olduğu Harlem’i görüyor ve burada bir barda çalışmaya başlıyor. Sonrasında da uyuşturucu işine giriyor ama polisin sıkı takibi nedeniyle bu işi bırakıyor. Askerlik sorununu da akıl hastası rolüyle usta bir biçimde çözümleyen Malcolm, Boston’da bir hırsızlık çetesi kuruyor ama çalınan bir saati tamire veriyor ve almaya gittiğinde karşısında polisi buluyor. Ardından yaşadığı hapishane hayatından sonra beyaz ırkı “Şeytanın tohumu” olarak kabul eden Elijah Muhammed ile tanışarak Little olan soyadını X olarak değiştiriyor. Bu tarihten sonra hem attığı adımlar hem de konuşmaları ile siyahiler arasında ünü yayılıyor. Siyahilerin üstün olduğunu her fırsatta dile getirerek kendine geniş bir hayran kitlesi yaratıyor. Ardından gelişen olaylar neticesinde ise suikaste uğrayarak hayatını kaybediyor ve aksilikler onun ölümünden sonra asla ailesinin de peşini bırakmıyor.

Malcolm X’i ABD hükümeti açısından istenmeyen kişi yapan ise hiç kuşkusuz Küba Devrimi’nin öncüsü olan Fidel Castro’yu tüm baskılara karşın kendi mekanında ağırlayarak verdiği desteği göstermesiydi. Fidel Castro, Küba’da ABD destekli hükümeti devirerek ABD çıkarlarına büyük darbe vurmuştu. BM konuşmasını yapmak için geldiği ABD’de kimse kendisine yer vermezken Malcolm X, Castro’yu kalmak zorunda olduğu çadırdan almış, bizzat ağırlamıştı. Washington’un öldürmek için günümüze kadar yüzlerce suikast girişiminde bulunduğu Fidel Castro’yu üstelik ABD’de ağırlamak kadar büyük bir vatan hainliği düşünülebilir mi?

Malcolm X’in ve Martin Luther King’in hayatı hakkında daha fazla okumak isterseniz oldukça ayrıntılı hazırlanmış aşağıdaki iki yazıyı okuyabilirsiniz.

 

http://www.serenti.org/martin-luther-king-bir-hayalim-var/

 

http://www.serenti.org/x-ailesinin-tregedyasi-malcolm-xin-oykusu/