Genel

17 Ağustos 1999!

Yazar: Çağrı

Marmara Bölgesi ve Batı Karadeniz’de 1999 yılının 17 Ağustos’unda bir feryat koptu… Büyüklerimizin “Zelzele” daha genç olanların ise “Deprem” adını verdiği o afet bizi uykuda yakalamıştı. Ben de bu yazıda kısa da olsa ki kısa olacağını hiç zannetmiyorum, bire bir yaşadığım o anları anlatmaya karar verdim.

O zamanlar 13. yaşımın içindeyim. Almanya’dan gelen kuzenim ve halamlarla birlikte 00.00 gibi Sakarya’nın Karasu ilçesindeki çarşıda bulunan evimizden yazlığa gittik. Yaklaşık 3 km mesafe olduğundan hızlı bir biçimde ulaştık. Hava çok sıcak olmasa da bunaltıyordu. Gökyüzündeki yıldızlar ise sanki o gece farklı bir halet-i ruhiyeye bürünmüştü. Gökyüzünden o ana kadar daha önce hiç görmediğim sayıda yıldız vardı ve hepsi parlaklıkta birbiriyle yarışıyordu. 4 katlı olan yazlığımızın 3. katında biz oturuyorduk ve bina daha yeni yapıldığından 8 dairelik binada biz ve hemen yan tarafımızdaki yeni komşularımız vardı. Zannediyorum saat 02.10 civarında biz uyuduk. Ve 03.02’de öylesine şiddetli bir gürültü duydum ki kıyamet kopuyor diye düşündüm. Cidden böyle düşündüm çünkü sarsıntıyı hissetmedim bile. Gürültü o kadar şiddetliydi ki milyonlarca canlı yerin dibinde bağırsa bu kadar ses çıkmazdı.

Halam da sarsıntıyı hissetmedi işin garip yanı, o da kalkmış ve fırtına çıktı zannedip etrafa bakıyordu. Halam ayakta ve bana “Korkma Çağrı, korkma” diyor. Ben ise “Korkuyorum” diyerek kafamı yastığa gömdüm. Bir süre sonra gürültü azalarak kayboldu. İşte o sırada Almanya’dan gelen halamın sesini duydum. Kuzenlerime “Deprem oldu” diyordu. O zaman anladım, deprem olduğunu. Bir başka kuzenim ve onun eşi, ben, iki kuzenim ve iki halam kapının dışına çıktık hemen. O sırada da yan komşular çıkıyordu dışarı. Çakmak eşliğinde aşağıya kadar indik ve evin hemen önündeki kuma oturduk. Yer sarsılmaya ara ara devam ediyordu. Bazen balkondan 5 litrelik su şişeleri düşüyor ve patlıyordu, 200 metre ötemizdeki binalardan “Yardım edin, kurtarın, imdat” sesleri yükseliyordu ama o tarafa gidebilmek mümkün değildi. Zaten ambulans ve polisler sık sık o tarafa gidip geliyordu. Biz aşağıya indikten 10 dakika kadar sonra babam nereden bulduysa bir arkadaşını almış yanına arabayla geldiler. İyi olduğumuzu görünce derin bir “Oh” çekti. Çarşı’daki evde de hiç bir şey yokmuş. Biz de şükrettik bu duruma. Sürekli yer kabuğu sarsılıyordu ve korkudan ölüyorduk biz, özellikle çocuklar… Hatta o zaman ne alakaysa bir de fotoğraf çekilmiştik ama şu sıralar nerede bilemiyorum.

Hava ışımaya başlayınca komşu, gidip bebe bisküvisi aldı ve onu yiyerek açlığımızı bastırdık. İyice sabah olunca halamlar eve girdiler, pasaportlarını falan aldılar ve hemen aşağı indiler. Sonrasında eve yürümeye başladık ve acı gerçeği gördük. İlçemizde de 4 tane bina yıkılmıştı. Bizim önünden geçtiğimiz sırada bir bebek burnu bile kanamadan enkaz altından çıkarıldı ama ne yazık ki annesi hayatını kaybetmişti… Üstüne üstlük sonradan öğrendiğime göre bu bebek 6 ay kadar önce de kanser nedeniyle babasını kaybetmiş… “Annesiz-babasız büyümek ne kadar zor olacak”; o an, orada tahayyül ettim. “Allah kimseye kaldıramayacağı acı vermesin” diye dua ettim.

Adapazarı’nın yıkıldığı, taş üstünde taş kalmadığı haberleri gelmeye başladı. Sonradan öğrendik ki bizimkilerde bir şey yokmuş. (Adapazarı’nda hem kuzenlerim hem halam var) Karasu’da 1 hafta kadar kaldıktan sonra Adapazarı’na da gittim. Kızılay’ın çadırında da kaldım, barakada da… Bizimkilerin ayrı yerlerdeki 2 dükkanı da enkaza dönmüştü. Ulusal televizyon kanalları gelip röportajlar yaptılar, zararı sordular, günlerce ceset koktu, kokmak zorunda kaldı Adapazarı… Diğer iller de öyledir ama ben sadece Adapazarı’nı bildiğimden onu söylüyorum.

Tabi deprem öncesi, sırası ve sonrasında oldukça esrarengiz olaylar da oldu ama onları burada anlatmak hoş olmaz. Küçük okuyucularımız da olabilir ve psikolojileri bozulsun istemem.

Son olarak sizi o anların (depremin hemen sonrası) Mehmet Karakaş Ağabey (meslektaşım ve sık sık muhabbet ettiğim nitelikli insan) tarafından çekilmiş görüntüleriyle bırakacağım ama şunu tespit ettim, belirtmeden geçemeyeceğim: Bu ülkede hangi doğal afet olursa olsun insanlar bugünü yaşama derdinde. Belki yakında yine deprem olacak ve yine bir sürü insanımız ölecek, en fazla 3 ay konuşacağız ve sonra yine unutacağız depreme endeksli yaşamayı. Ardından bir deprem daha olacak ve yine 3 ay konuşup unutacağız. Sonra yine yine yine derken bu kısır döngü devam edecek. Temennim hepimizin bilinçlenmesinden yana, ben dahil…

 

Yazar hakkında

Çağrı

Ekim 87'den bu yana nefes alıp veren bir beşer. Çokça şaşar.

Yorum bırak

3 yorum